Yazarlar

ORTADOĞU NEO-OSMANLI UYGURLUK DEVLETİNİ BEKLİYOR

Mert ASLAN

    Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, güç ve şiddete dayalı geleneksel sömürgecilik dönemi sona erdi. Böylece, dünya halkı modern, profesyonel, varlığı çıplak gözle pek görülemeyen, üzerine insancıl kıyafetler giydirilmiş, güler yüzlü ve sinsi bir sömürü tarzıyla tanışmış oluyordu. Her zaman söylediğim gibi, onca kötülüğüne rağmen Batı diplomasisinin derin aklına hayranlık duymamak haksızlık olur.Savaşın ardından, İngiltere, Fransa ve Belçika gibi belli başlı sömürge devletleri bir araya gelip Ortadoğu'yu yeniden tasarladılar. Üstelik zamanı telaşsızca kullanarak... Büyük bir soğukkanlılık ve rahatlıkla... Masa başında oturup bir ellerinde cetveller, öteki ellerinde yudumladıkları kahve kupaları olduğu halde...Cetvellerini Ortadoğu haritasının üzerinde harekete ettirirken akıllarında iki ölçüt vardı: Birincisi, bölgedeki zengin petrol yataklarından aralarında olabildiğince adil bir şekilde yararlanıp üzerlerinde daha uzun vadeli ve daha kolay denetim kurabilmelerine olanak sağlayacak şekilde nerelerde hangi yeni devletlerin kurulacağı ve bunların hangisinin iktidar koltuğuna hangi aşiret reisinin oturtulacağı; ikincisi ise, bölgenin hiçbir zaman huzur ve istikrara kavuşmaması için kurdukları yeni, yapay devletlerin iktidar tayinlerinde adalet ilkelerini elden geldiğince ayaklar altına alarak yüzlerce yıl sürecek iç savaşların tohumlarının nasıl ekileceği konusuydu. Örneğin her devlette iktidarı teslim ettikleri aileler, genellikle o yörenin en küçük azınlığı oluyordu. Hemen her yerde, en verimli araziler söz konusu azınlık gruplarına teslim ediliyordu. Sınırlar, akrabaların yarısı bir ülkede, diğer yarısı başka bir ülkede kalacak şekilde çiziliyordu. Çünkü Ortadoğu zaten dinî ve etnik mozaiği açısından bitmez tükenmez çatışma unsurlarını ekmeye müsait bir yerdi. Müslümanlar arasında birbirlerine pek de Müslüman gözüyle bakmayan Sünnîler ve Şiiler, İslam dışı sayılan Dürziler, Yezidîler, ayrıca Hıristiyanlar arasında Ermeniler, Monofizitler, Aramîler, Nasturîler, Keldanîler, hatta Yahudiler; ayrıca Türkler, Araplar, Farisiler, Kürtler, Peştunlar ve daha nice milliyetler... Evet, masada cetvellerle bölge ülkelerinin sınırları yeniden çizilirken, iktidar ve nimetlerin dağıtımı, orada yaşayan halkların en çok da adalet duygularını zedeleyerek aralarında hoşnutsuzluk, gerilim ve çekişmeleri er geç patlatıp asırlarca sürdürecek şekilde yapılmıştı.Bugün bunu, Türkiye'nin Akdeniz kıyılarında da görebilirsiniz. Kıyı şeridi boyunca en verimli toprakların büyük çoğunluğunun sahipleri etnik köken olarak Arap'tır ve dediğimiz gibi akrabalarının yarısı Suriye'dedir.O günden beri, bölgede hala oluk oluk insan kanı akıyor. Zaman içinde bölgenin kontrolünde yeni aktörler ortaya çıkıp insiyatifi ele almıştır. Bugün oraya müdahil olup elini çekmek istemeyen bazı güç merkezleri şöyle sıralanabilir: ABD, Türkiye, AB, Rusya, Çin ve İran...Batılı güçlerin oradan ne istediği bellidir. İran ise Lübnan'a kadar kesintisiz bir Şii hilali oluşturmaya çalışıyor ve bunu kendi varlığı için yaşamsal görüyor. Suriye'nin kaybı, bu hayat koridorunun tıkanması anlamına geldiği için, subaylarını ve devrim muhafızlarını oraya yığmış durumda... Asker sevki, askerî eğitim, silah, istihbarat, moral destek... Esad'a her türlü desteği veriyor, bizzat kendi askerlerine sürekli katliam yaptırıyor. Hem de genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden gece gündüz insan öldürtüyor.Ortadoğu, Yüce Osmanlı Devleti'nin bölgeden çekildiği günden beri kan ağlıyor. Yeniden gelinceye kadar da huzura ermeyecektir.Peki Türkiye ne istiyor?Burada Osmanlı Devleti'nden kalma bir gelenek olarak en insancıl tavrı ve politikayı ortaya koyan ülke olduğumuzda hiçbir kuşku yoktur. Baştan beri Türkiye'nin açık tezi bölgede çağdaş demokratik parlamenter sistemlere geçilmesi, böylelikle yönetimlere halk iradesinin egemen olmasıdır. Bölgenin huzur ve istikrara kavuşması konusunda, bundan daha iyi bir yol görünmüyor. Bugün Suriye'de olduğu gibi gücü babadan dededen (Onlar da zamanında iktidarı sınırları çizen o Batılı devletlerden almıştı) mevcut azınlık diktatörlükleri devam ettiği sürece çatışmalar asla durmayacaktır. Yine en iyi yol iktidar yapılarının serbest demokratik seçimlerle oluşmasıdır ki, ancak o tür hükümetler iç barışı sağlayabilir ve bölgedeki diğer seçilmiş hükümetlerle bir araya gelip ortak adımlar atabilirler. 21. Yüzyıl'ın ruhuna yakışan da budur... Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti zamanın ruhuna uygun ve uzun vadede güzel ürünler verecek bir siyaset izliyor.Ortadoğu'nun yeniden huzur ve istikrara kavuşması, Türkiye'nin ekonomik ve buna bağlı olarak askerî ve siyasal anlamda güçlenerek küresel bir aktör haline gelmesine bağlıdır. Bölge, Neo-Osmanlı Uygarlık Devleti'nin bölgeye gireceği günü bekliyor.Muhalefete gelince... Halleri, içler acısıdır. Dış politikaya dair herhangi bir anlayış ve vizyonları yoktur. "Bir sorun veya kargaşa çıksın da onu istismar ederek biraz oy toplayalım." diye bekleşip duruyorlar. Bunlar, tipik "yevmiyeci"dir. Neyse, Allah bunlara vurmuş zaten, bir de biz vurmayalım. Sadece şu kadarını söyleyip geçelim: Ortadaki yasal ve yasa dışı muhalefet gruplarının başında bulunan zatların ömrü, başbakan ve ekibinin iktidardan gittiğini görmeye yetmeyecektir! Yapmaları gereken en iyi şey, karşı koymaktan vaz geçmeleri ve kendilerini onun kollarına salıverip mevcut muamelenin tadını çıkarmalarıdır.Yeri gelmişken, son zamanlarda bu bağlamda sık sık söylenen salak sol zırvalarından birine daha değinmeden geçmeyelim: Demokratik ve şeffaf halkoylamaları ile seçilen bir başbakanın ülkeyi başkanlık sistemine geçirerek "Seçilmiş Padişah" ya da "Sultan" olmak istediğini söylüyorlar. Be hey aptallar! Çulsuz dombalaklar! Beyinsiz dangalaklar! Amerika'da tipik bir başkanlık sistemi ve tipik bir başkan var. ABD başkanına "Padişah Obama" ya da "Sultan Obama" demiyorsunuz da, Türkiye Cumhuriyeti'miz aynı sisteme geçecek diye şimdiden buradakine niye öyle diyorsunuz? Hem sonra, "seçilmiş padişah" bir tuvalet sesidir. Mucidi her kimse, bu lafı beyninden değil, kesinlikle başka bir yerinden çıkarmıştır. Öyle olmasaydı, "seçim" sözcüğü ile "padişah" sözcüğünü bir araya getirmeyi beceremezdi. Çünkü "padişah" seçimle gelmez, seçimle gelene de "padişah" denmez.

    2044 kez okundu.

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun!

    Yorum yazın
    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları