Yazarlar

NE OLUR CAM FANUSA SAKLAYIN BENİ

Eda BİLDEK

    Mesih bekler gibi bekliyorum... Hani gelse arınacak sanki içimdeki dünya, dışımdaki dünyada kurtuluverecek yapaylığından. Sırra kadem basmış gibi tüm doğruluklar, yapay ve yalan kokuyor buram buram burnumda, ruhumda. Kızıyorum bir şeylere, sonra çok şeylere... Sonra kızmaktan da yoruluyorum. Mesih bekler gibi bekliyorum, çıkacak saklandığı köşeden tüm doğruluğuyla... Ne yani her şey mi yalan kalacak? Hangi acı sonsuza kadar sürer ki?! Sürebilir aslında, can acısı sonsuza kadar sürer. Hele de tüm varlığınızla doğruluğun peşinden koştuysanız, her şeyinizle doğru olduysanız ve o doğru büküldüyse bunu unutamazsınız! Teninize işler önce bu acının kokusu, sonra dağılır saçlarınıza, ardından tırnak uçlarınıza, derinizi deler geçer ve sızar damarlarınızdan kanınıza... Sonra her yüze aynı güvensizlikle bakarsınız. Üzerinizdeki o kokuyla, onlar duymazlar ama siz derin sancılardasınızdır. Bir çiçek gibi bükülüyorsunuz dalınızda. Eksiksiniz, eksikliği tamamlayana dokunmaktan acizsiniz ve yorulmuşsunuz artık anlaşılmaya çalışmaktan dahası anlamak için çabalamaktan. Dost, eş, aile, sevgili kimlikleriyle yaşadığınız imtihanların hepsi aynı derin noktada kilitlenip, sınanınca yakmışsınız içinizden derin bir ağıt... Kimse işitmemiş yahut çok azları işitmiş de telafi edememiş. Siz güçlü bir kayaya dönüşmüşsünüz. Kimse anlamamış neden bir kayaya dönüştüğünüzü. Çünkü içinizdeki acıyı hissedememişler. Kaya çözülür mü?! Aşındırsak yeniden toprağa dönüşür mü?! Şiddetli bir dalga ile belki! Peki, ya yine kayaya dönüştürülürseniz, ciddileşirsiniz! Ben bir suç işler gibi kelama atıyorum içimdeki acıyı. Kelam aktıkça akıyor, akıyor parmak uçlarımdan da nereye ulaşıyor? Hangi denize, güvenli bir deniz mi? Yoksa! Yine aynı yerde kilitleniyorum işte! Suç işliyorum, neden doğru olmasını bekliyoruz ki hayatımızdaki insanlardan? Çünkü hiçbir şey beklemeyince en azından doğruluk bekliyoruz! Sonra yerle yeksan oluyor tüm bekleyişlerimiz. Hiçbir istasyonda karşılamıyoruz, su dökmedik mi ardından da bir türlü gelmiyor beklediğimiz doğru! Aldanıyoruz! "Hint edebiyatı" denize atılan bir şişeydi... Bir şişe de ben atıyorum denize... İçindeki fermandan kime ne! Satır satır döküyorum hislerimi, yaldızlı harfler kullanmıyorum. Çıplak kelimeler seçiyorum özellikle, ağır ağır akıtıyorum çıplaklığı. Sol alt köşeye gelince tıkanıyorum, kaybettiğim doğru ile kimliğimi de bulamıyorum. O an daha fazla acıyorum halime. Sonra bir bir halime bu hali ekleyenlere... En fazla da ona, hani adı ışık olana... Niye verdim ki diyorum bu ismi ona. Sonra durup bakıyorum hayatıma karanlık, demek ki haklıymışım ona ışık demek de... Peki, o neden taşıyamadı diye sorguluyorum sararken fermanı delice... Şişe ferman ile kuşanınca pek bir güzel görünüyor gözüme... Çıplak adımlarla yürüyorum kumdan sahili... Eteklerim uçuşurken ayaklarımda deniz kokusu... Yüzüm de deniz suyundan dalgalar... İçim bir hoş, her şeyi ardımda bırakıyorum, yürüyorum denize... Deniz beni çağırıyor, ben denize gel diyorum... Ara yerde buluşuyoruz. İçimde kendimi denize bırakma isteği, dışımda yorgunluk... Bırakıyorum, son ümitle şişeyi denize... Akıp gidiyor... Şimdi deniz "İçimdeki ülkenin edebiyatına" dönüşüyor... Ben bekliyorum, Mesih bekler gibi. Gelmeli ve aydınlanmalı tekrar dünyam! Ama yarım gelmemeli, tanıdığım gibi, net ve dik! O vakit kalbim konuşuyor benimle tam gün batımı çökerken üzerime, üstelik bir Cuma vakti. Hıçkırıklarla, delice, yorgunlukla "Ne olur beni cam fanusa sakla!" Haklı, çok yandı, çok incindi! Kalbimizi saklayalım cam fanusa, telafisi olmayan inanışlar bekliyor olabilir kapımızda! Yine de bekleyelim Mesih bekler gibi, tüm doğruluğu ile gelecek olanı!

    2338 kez okundu.

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun!

    Yorum yazın
    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları