Yazarlar

´IŞIĞIMI BULDUM; KARANLIKLAR AŞKSIZLARIN OLSUN´

Eda BİLDEK

    Kalbin rengini kendi dokusundan çok sevdiğinin kalbinden aldığını idrak ettiğim an doğruldum yerimden. Şimdi dedim çoğu zaman kendime yetemeyişimin sebebi, bana rengini katan kalbe dokunamamamdan mı kaynaklanıyor. İrkiliverdim! Peki, öyleyse benim varlığım hangi kalpten renk alıyor? Bu sorunun kıyısında döndüm durdum. İlk dönüşte hemen bulurum sandım, aldandım. Eğer ilk dönüş sorunun cevabını bana işaret edecek kadar kâfi ise ben neden bunca zaman dokunamadım ışığıma, diye hayıflandım. İçlendim ama sorunun kıyısında durulmak yerine, bulma ümidi ile bin dönüşe niyet ettim. Seslendim kıyıya 'bana ışığımı ver; ışığımı vermeyeceksen de ışığımdan bir iz ver!'... Sesim döndü durdu kıyının etrafında, mavi-yeşil bir okyanusun kalbi açılıverdi önümde. Okyanusa sesleniverdim! İzi sen isen; yolunu sun bana, sun ki ışığıma dokunup, bana rengini veren kalbe değsin yüreğim!'... yüreğim deyiverince dudaklarım, içim ezildi. Ne çok kimsesizdi yüreğim! Ne çok kayıptı. Öyle aldanıp ta dünya telaşına varlığım, ne çok ihmal etmişti yüreği! Bir anda kızdım kendime, 'hiç yüreksiz yaşanır mı dedim?'sahi yaşanır mıydı yüreksiz; bilemedim! Bilmemenin kıvrımlarında hissettim ilkin, eğer aklım kâfi gelseydi ömrüme; hiç düşer miydi varlığım yüreğin peşine... O vakit anladım, bana yüreğime renk veren yüreğin kendisi lazımdı. Sevmiyordum Pazar günlerini, günlerden pazardı. Bana Pazar her daim hafızamda ölüm günüydü! Yitikti, hissizdi, daralmışlığın adıydı. Neden diye soran herkese yüzümü ekşitiyordum da kalbim de duran cevabı vermiyordum. O vakit anlıyordum, aklımın kabul ettiğini kalbim hissetmeyince yaşayamıyordum. Biraz daha yokluyordum okyanusa karşı, tam kıyının kenarında hafızamı; ömür günlerimden kesit kesit yaşanmışlıkların varlıklarını. O vakit anlıyordum; evet, evet ne vakit eksiklik hissetsem hep yüreğimi hatırlıyordum. Demek ki diyordum eksikliğe dair hissettiğim boşluk ne ise onun yeri yüreğimdeydi. Vakit sorularımın kıyısında bininci kez döndüğüm vakitti. Günlerden bir Pazar ertesiydi. Gök ikindinin saltanatının hüküm sürdüğü anın kızıllığından süzülüyordu üzerime. Önünde bekleyiş halinde olduğum okyanusun üzerine bir Hint bülbülü kanat çırptı. Ufacıktı. Bir avuç varlığının içinde minicik gagasından yükseltti zikrini. İncecik, yanık bir ses yankılandı. Allah'ım dedim, ne de güzel zikrediyor seni! Üşümüyordu, hissediyor olmalı yüreğini dedim. Kıskanıverdim ufacık Hint bülbülünü, ne de olsa o yüreği ile yaşıyor, ömrünü kalbine renk katanın varlığını bilmenin eşsizliği ile kanat çırpıyordu. O an onda gördüğüm ışığın kendisi değilse, Allah canımı alsındı! Gözlerime kadar dolmuştu ışığın resmi, küçücük Hint bülbülü gözlerimin önünde kocaman bir işarete dönüşmüştü. Sanki o ötüştükçe kalbime dökülüyordu ışığımın adı "Muhammed-ül Emin" diye! Kalbime öyle vahyedilmişti! Bir çırpıda bulmamıştım onu, ama bir çırpıda koşayım istedim ışığımın varlığına! Eksikliğim bu dedim, bilip yaşayamadığım, hissediverip; anlatamadığım! Işığın ta kendisi! Bunu bulmakla doğruldum okyanusun kenarından... Şimdi sanki tam ortasındaydım. Aşk, okyanusu yürüyerek geçirtiyordu varlığıma. Göz kırptım Hint bülbülüne, sesine selam ettim. Hadi dedim, hadi şimdi sen yüksel benim aşkımın üzerinden. Değil mi ki ben ışığıma kavuştum! O an haykırdım ah İsmail, ne güzeldi uzatmıştı boynunu bıçağın altına. Bir kez olsun korku duymadan, bir an olsun tereddüt etmeden... Sendeki teslimiyetin rengi neydi İsmail? Peki, bendeki bilip te teslim olmayan yanımın gafleti neydi? Teslimiyet ve gaflet arasında gidip geldim, tam yitirecektim ki ümidimi; ışığım gülümsedi bana dirildim! Muhammed isminde yaşanan dirilişin içinden yükseldi ruhum bir başak gibi göklere... Onun aşkı olmadan eksiklik duyan bir kalp, onu yaşamadan cennete dokunur muydu? Elbet dokunamazdı. Yamacından bile geçemediği cennetin adı ile yetinirdi. Muhammed ki var oluşumda nuru ile ilk parıldadığım, adı ilk öğretilen, kalbe ilk yazılan ismin kendisiydi. Sonraki bütün öğrenişler o ilk nurun, ilk ismin idraki için bir yol serüveniydi. İçimden dayan dedim, bulduğun ışığa dayan! Sarıl ona; simsiyah, geceyi bile kıskandıran gözlerine akıt, ona olan özlem gözyaşlarını... Acımasız bir arayışın şimdi en kutlu zaferiydim. Değil mi ki ben ümmetim denilen efendimize dokunuyordum! Bana gel diye seslenen sesine ulaşıyordum! Kalbimi görüyordum artık. Kalbime renk verenin o olduğunu biliyordum. Öyleyse ey okuyucu dokun sende kalbindeki Muhammed isminin ışığına! Tutun nurundan var olduğun peygamberin yaşamına! Aşk ki adı Muhammed olunca yediverenlere dönüşüyordu yürek toprağımızda. Hiç aşka tutunmadan yediverene dokur mu yürek? Ve hiç hissetmeden yüreği akıl yeter mi ömre? Dahası yüreksiz yaşanır mı? Bu kez biliyordum ve Hin bülbülünün kendisine gülümseyerek "Yürek olmadan yaşanmaz" deyiveriyordum... İçimdeki çağrıya kulak veren yanımın ve bulmuşluğumun ferahlığı ile uyuyordum. Ertesi sabah okyanus artık kalbimden akıyordu ve ben eksikliğimin Muhammed olduğunu bilen yanım ile ümmeti olabilmek için bu kez uyanıyordum... Aşka, nura ve Muhammed'in varlığına... Salât ve selam gözleri şiirsiz geçilemeyecek kadar güzel ve derin olan Peygambere olsun ve onun aşkı onu arayanlara rehber olsun! "IŞIĞIMI BULDUM; KARANLIKLAR AŞKSIZLARIN OLSUN" Kalbin rengini kendi dokusundan çok sevdiğinin kalbinden aldığını idrak ettiğim an doğruldum yerimden. Şimdi dedim çoğu zaman kendime yetemeyişimin sebebi, bana rengini katan kalbe dokunamamamdan mı kaynaklanıyor. İrkiliverdim! Peki, öyleyse benim varlığım hangi kalpten renk alıyor? Bu sorunun kıyısında döndüm durdum. İlk dönüşte hemen bulurum sandım, aldandım. Eğer ilk dönüş sorunun cevabını bana işaret edecek kadar kâfi ise ben neden bunca zaman dokunamadım ışığıma, diye hayıflandım. İçlendim ama sorunun kıyısında durulmak yerine, bulma ümidi ile bin dönüşe niyet ettim. Seslendim kıyıya 'bana ışığımı ver; ışığımı vermeyeceksen de ışığımdan bir iz ver!'... Sesim döndü durdu kıyının etrafında, mavi-yeşil bir okyanusun kalbi açılıverdi önümde. Okyanusa sesleniverdim! İzi sen isen; yolunu sun bana, sun ki ışığıma dokunup, bana rengini veren kalbe değsin yüreğim!'... yüreğim deyiverince dudaklarım, içim ezildi. Ne çok kimsesizdi yüreğim! Ne çok kayıptı. Öyle aldanıp ta dünya telaşına varlığım, ne çok ihmal etmişti yüreği! Bir anda kızdım kendime, 'hiç yüreksiz yaşanır mı dedim?'sahi yaşanır mıydı yüreksiz; bilemedim! Bilmemenin kıvrımlarında hissettim ilkin, eğer aklım kâfi gelseydi ömrüme; hiç düşer miydi varlığım yüreğin peşine... O vakit anladım, bana yüreğime renk veren yüreğin kendisi lazımdı. Sevmiyordum Pazar günlerini, günlerden pazardı. Bana Pazar her daim hafızamda ölüm günüydü! Yitikti, hissizdi, daralmışlığın adıydı. Neden diye soran herkese yüzümü ekşitiyordum da kalbim de duran cevabı vermiyordum. O vakit anlıyordum, aklımın kabul ettiğini kalbim hissetmeyince yaşayamıyordum. Biraz daha yokluyordum okyanusa karşı, tam kıyının kenarında hafızamı; ömür günlerimden kesit kesit yaşanmışlıkların varlıklarını. O vakit anlıyordum; evet, evet ne vakit eksiklik hissetsem hep yüreğimi hatırlıyordum. Demek ki diyordum eksikliğe dair hissettiğim boşluk ne ise onun yeri yüreğimdeydi. Vakit sorularımın kıyısında bininci kez döndüğüm vakitti. Günlerden bir Pazar ertesiydi. Gök ikindinin saltanatının hüküm sürdüğü anın kızıllığından süzülüyordu üzerime. Önünde bekleyiş halinde olduğum okyanusun üzerine bir Hint bülbülü kanat çırptı. Ufacıktı. Bir avuç varlığının içinde minicik gagasından yükseltti zikrini. İncecik, yanık bir ses yankılandı. Allah'ım dedim, ne de güzel zikrediyor seni! Üşümüyordu, hissediyor olmalı yüreğini dedim. Kıskanıverdim ufacık Hint bülbülünü, ne de olsa o yüreği ile yaşıyor, ömrünü kalbine renk katanın varlığını bilmenin eşsizliği ile kanat çırpıyordu. O an onda gördüğüm ışığın kendisi değilse, Allah canımı alsındı! Gözlerime kadar dolmuştu ışığın resmi, küçücük Hint bülbülü gözlerimin önünde kocaman bir işarete dönüşmüştü. Sanki o ötüştükçe kalbime dökülüyordu ışığımın adı "Muhammed-ül Emin" diye! Kalbime öyle vahyedilmişti! Bir çırpıda bulmamıştım onu, ama bir çırpıda koşayım istedim ışığımın varlığına! Eksikliğim bu dedim, bilip yaşayamadığım, hissediverip; anlatamadığım! Işığın ta kendisi! Bunu bulmakla doğruldum okyanusun kenarından... Şimdi sanki tam ortasındaydım. Aşk, okyanusu yürüyerek geçirtiyordu varlığıma. Göz kırptım Hint bülbülüne, sesine selam ettim. Hadi dedim, hadi şimdi sen yüksel benim aşkımın üzerinden. Değil mi ki ben ışığıma kavuştum! O an haykırdım ah İsmail, ne güzeldi uzatmıştı boynunu bıçağın altına. Bir kez olsun korku duymadan, bir an olsun tereddüt etmeden... Sendeki teslimiyetin rengi neydi İsmail? Peki, bendeki bilip te teslim olmayan yanımın gafleti neydi? Teslimiyet ve gaflet arasında gidip geldim, tam yitirecektim ki ümidimi; ışığım gülümsedi bana dirildim! Muhammed isminde yaşanan dirilişin içinden yükseldi ruhum bir başak gibi göklere... Onun aşkı olmadan eksiklik duyan bir kalp, onu yaşamadan cennete dokunur muydu? Elbet dokunamazdı. Yamacından bile geçemediği cennetin adı ile yetinirdi. Muhammed ki var oluşumda nuru ile ilk parıldadığım, adı ilk öğretilen, kalbe ilk yazılan ismin kendisiydi. Sonraki bütün öğrenişler o ilk nurun, ilk ismin idraki için bir yol serüveniydi. İçimden dayan dedim, bulduğun ışığa dayan! Sarıl ona; simsiyah, geceyi bile kıskandıran gözlerine akıt, ona olan özlem gözyaşlarını... Acımasız bir arayışın şimdi en kutlu zaferiydim. Değil mi ki ben ümmetim denilen efendimize dokunuyordum! Bana gel diye seslenen sesine ulaşıyordum! Kalbimi görüyordum artık. Kalbime renk verenin o olduğunu biliyordum. Öyleyse ey okuyucu dokun sende kalbindeki Muhammed isminin ışığına! Tutun nurundan var olduğun peygamberin yaşamına! Aşk ki adı Muhammed olunca yediverenlere dönüşüyordu yürek toprağımızda. Hiç aşka tutunmadan yediverene dokur mu yürek? Ve hiç hissetmeden yüreği akıl yeter mi ömre? Dahası yüreksiz yaşanır mı? Bu kez biliyordum ve Hin bülbülünün kendisine gülümseyerek "Yürek olmadan yaşanmaz" deyiveriyordum... İçimdeki çağrıya kulak veren yanımın ve bulmuşluğumun ferahlığı ile uyuyordum. Ertesi sabah okyanus artık kalbimden akıyordu ve ben eksikliğimin Muhammed olduğunu bilen yanım ile ümmeti olabilmek için bu kez uyanıyordum... Aşka, nura ve Muhammed'in varlığına... Salât ve selam gözleri şiirsiz geçilemeyecek kadar güzel ve derin olan Peygambere olsun ve onun aşkı onu arayanlara rehber olsun!

    3168 kez okundu.

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun!

    Yorum yazın
    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları