Yazarlar

AFRİKALI ÇOCUK

Eda BİLDEK

    Çok uzun zaman önce değil; bundan birkaç yıl kadar önce, 20 yy'in zirvelerinde Kalhari çölünün uzantısında, platolarla kaplı çıplak, sevimsiz, sefalet kokan bir bölgede siyahi, dudakları çatlamış bir Afrikalı çocuk ve avının peşine düşmüş bir akbaba, bir de gazeteci açmış. Yaşam o üç aç canlıyı bir araya getirmişti. Akbaba bilincinin ötesinde bir güdüyle avını aramak için kanat çırptı ve gazeteci kariyerine katacağı dev basamak için Afrika'ya doğru yol aldı. Çocuk; oradaki her çocuk gibi doğarken zayıf bir ülkenin aç bir halkası olma yazgısıyla başladı hayata. Minik ellerinde hayata tutunma izleri ve yaşamak için çocuk olduğunu unutmak şartıyla dokundu hayatın çıplaklığına. Sonra başladı hayatta kalma savaşına. Hata yapma, yoruldum deme ve beklemek gibi bir şansı yokmuş. Gökyüzünde uçurtma uçurmayı bilmezmiş, bir şeker için ağlamayı hiç tatmamış, hiç yeni bir elbisesi olmamış bir çocuktu. Zavallı, perişan görünüşünün içinde büyük bir sefaleti bitirme düşünde olan ve yoksulluğu anlatacak tek bir kelimesi dahi olmayan bir çocuktu. Yaşından büyüktü sefaleti, bakışlarının rengi ölümdü. Çatlamış dudaklarıyla açlığı anlatmak için zorlardı gücünü ama hiçbir kelime bulamazdı sefaletini anlatmak için. Bulsaydı bile kelimeyi, anlatacak gücü olsaydı dahi; bir kan kokusunu, bir açlığı, bir ölümü, hele de bir çocuğun ölümünü hangi kelime sırtlanmak isterdi ki? Kelime ki bazen güçlü fetihler çıkarır, bir sancıyı dindirir, kilitlenmiş bir "an¬-ın" anahtarı olur. Oysa bu çocuğun karşısında kelimenin bile yüreği sızlardı. Hâlbuki çocuğun gözünde kelime: binlerce okyanusa karışacak dev bir sandaldı. Sanki dipsiz kuyulardan bulup çıkarsa sırlı kelimeyi, okyanuslara karışacak ve tüm dünya onun sefaletine koşacaktı. Kelime onun kurtuluşu için bulunmaz fedai olacaktı. Bazen kendine ve düşlerine dalıyordu çocuk. Küçüktü evet ama büyüktü düşleri. Dünyanın herhangi bir yerindeki çocuktan uzaktı düşleri. Onun düşleri ekmeğe, su' ya, hayatta kalabilmeye dair düşlerdi. Gökyüzünde balonlar değil; kuraklığı yok edecek yağmurlar arzuluyordu; bir salıncakta şen kahkahalar değil, uzun sürecek tokluk hissi için düşler kuruyordu. Rengârenk şekerlerim olsun diye başlamıyordu cümlesine, ülkesi için su kuyuları, bitimsiz gıda duaları ile dökülüyordu cümleler minin dudaklarından. Düşünce ağlamıyordu, dizleri kanayınca ürkmüyordu. Daha çocuk yüreğiyle tutunurken hayata, öğretilmişti ona, yaşaması için yara alması gerektiği ve bu yaradan asla şikâyet etmemesi gerektiği! Düşüyordu, kanıyordu dizleri, acıyordu canı ama bir büyüğün şefkatli elleri olmadan kalkıyordu ayağa. Her çocuk gibiydi o da! Küçük, sevimli, meraklı... Oysa her çocuktan daha büyüktü duruşu. Cüssesi cılız, bakışları ihtiyardı. Kaygıları vardı, dertleri vardı mesela. Su hayal ediyordu hiç durmadan, kanayan susuzluğuna "şırıl şırıl su" düşlüyordu. Hüzünlerinden arınmak için. Büyüklerinin bahsettiği su kanallarını tasarlıyordu kafasında. Sonra birer birer inşa ediyordu. Sonra sevinç çığlıklarıyla seyrediyordu. Bolca, berrak cıvıltılarla hepsini kurtaran suyun akışını heyecanla seyrediyordu uzun uzun. Su düşlüyordu, su! Damla damla değil, herkese yetecek kadar çokça... Suyun yanına bir de büyük sofra kuruyordu düşlerinde. Bitecek mi herkese yetecek mi endişesi olmadan; kırıntılarla yetinmek zorunda kalmadan! Gözlerini kapatıp tadıyordu her bir nimetten, sonra damağındaki tadın lezzetli dokunuşlarında unutuyordu açlığını. Sahi doymak nasıl bir duyguydu? Binlerce tarifin arasından bu duyguyu bulup, sonra hissetmek istiyordu. Hissetmek istiyordu da daha önce hiç doymamıştı ki! Bir kâbustan uyanmak gibi keyif veriyordu ona düş kurmak. Bir sabah düşlüyordu sonra, gün açlığın ve sefaletin üzerine değil de; açlığın ve susuzluğun olmadığı, çocuk cıvıltılarının arasına annelerin tebessümünün karıştığı bir Güney Afrika sabahına uyandığını hayal ediyordu. Soruyordu önce kendisine, sonra tüm evrene "Biz Afrikalılarında böyle bir sabaha uyanmaya hakkımız yok mu diye?" soruyordu da küçük bedeniyle kaldıramadığı bunca yükün nedenini daha tam olarak kavrayamamışken bu soruyu sormaktan öteye taşıyamıyordu zihnini. Zaten büyükleri de anlatamıyorlardı ona. Nasıl anlatabilsinler ki henüz onlar bile anlayamamışken! Dünya'nın her bir köşesinden gelen yüzleri inceliyordu çocuk. Onları tanımak için yorgun hafızasını zorluyordu. Onları tanıyordu, yüzlerinin her bir hattını, kıyafetlerini ve tenlerinin canlılığını inceliyor, sonra hafızasına resmediyordu. Kimi yardımlar getiriyordu, kimi yaşadıkları bu ortamı gözlemlemek için geldiklerini söyleyerek resimler çekiyorlardı. Ve çok kalmadan ülkelerine geri dönüyorlardı. Düşünüyordu çocuk gidişlerinin ardından "gerçekten anlıyorlar mıdır bizleri, hissediyorlar mıdır sefaletimizi, onlar da ölümün ellerini her gün enselerinde hissetmişler midir bizim gibi?", düşünüyordu uzun uzun. Sonra yaşam mücadelesine geri dönüyordu düşüncelerinden sıyrılarak, çünkü yaşamak için dayanmak zorundaydı. Ölümlere tanık oluyordu küçük yüreği. Daha yaşamanın ne demek olduğunun idrakine varmadan ölümle hasbihal ediyordu. Bir silahın namlusuna karşı savaşarak ölmek gibi değildi burada tanık olduğu ölüm. Onun ülkesinde ölmek herhangi bir ülkedeki ölümlerden daha sızlatıcıydı. Hiç açlıktan ölmekle kıyaslanabilir miydi başka ölümler? O an farkına vardı çocuk ölümlerin acılarının da türlü türlü olduğunu. Sırası gelen toprağın kokusuyla tanışmıyordu, toprağa serpilen bedenler sırasızca açlığa yenik düşenlerden nasipleniyordu. Açlığa en çok direnen, susuzluğa en çok dayanabilen kalıyordu hayatta. Diğerleri yaşayamadan ölüyorlardı. Yaşayamadan... Hani doğumla ölüm arasındaki zaman dilimini tadamadan ölmeyi tadıyorlardı. Ne acıydı orada doğmak ve her gün ölümü beklemek. Onlar da rüyalar kurabilirlerdi oysa. Hayallerine tutunabilmeyi isterlerdi. Ama onlar yaşayabilmekten başka bir şeyin hayaline sığınamıyorlardı. Yaşayabilmek istiyorlardı. Çıplak ayaklarını inceledi mahzunca. Yaralı ellerini sonra... Daha sonra su ile çok tanışmamış tenini... Birden bire etrafına bakındı merakla. Yıkık dökük evler, rengini taşımaktan yorulmuş verimsiz toprak, her bir köşeye kıvrılmış yorgun bedenler gördü. Gün nasıl bitti, gece nasıl başladı anlamadı çocuk. Karanlığa sığındı çocukluğuyla. Geceden ürktüğünü belli etmekten utanarak tutundu karanlığa. Bir köşeye kıvrıldı, bir dua mırıldandı umutla ve rüyada da olsa gülümsediğini hayal etti. Açlığın, yoksulluğun değişmediği bir sabaha uyandı çocuk. Değişmeyen yokluğu, çaresizliği sırtlanarak. Önce bir yudum su aradı, sonra bir parça da olsa ekmek. Etrafına bakındı kendisi gibi parça parça olmuş sayısız Afrikalı gördü. Kimi daha güçlü, kimi daha aciz... Bazıları alışmış yoksulluğuna, bazıları çökmüş hayatın kollarına. Bir an çocuk olduğun u hatırladı. Ya da çocukluğuna sığınmak istedi. Çocuktu tabi! Onun da her çocuk gibi doyurulmak hakkıydı. Hakkı olan için ağladı, hakkı olan için kıvrandı. İstediği çok şey değildi ki! Çatlamış dudağına bir damla su, açlığını bastıracak bir parça ekmek... Biraz bekledi çocukluğuyla. Sonra çocukluğunu unutması gereken topraklarda olduğunu anımsadı, ya da içinde bulunduğu şartlar ona bu yükü anımsattı. Dünya'nın herhangi bir yerindeki çocuk olmadığını, Afrikalı bir çocuk olduğunu haykırdı kendine. Bazı ülkelerde silah sesleri ile uyanırmış, bazı ülkelerde tasasız, kendi ülkelerinde ise sefaletle... Tüm çocuksu yanlarını arkasına alarak ve hayatı minik omuzlarına yükleyerek ayağa kalktı. Önce gökyüzüne baktı, sonra 2 km ötede birleşmiş milletlerin açmış olduğu yardım çadırına. İhtiyar bir adamın yılgınlıklarıyla sendeleyerek adımladı boşluk dolu, kavurucu toprağı. Hayır, toprağı değil; aşlığı, sefaleti adımlamaya çalıştı. İçinde fetihler kurdu. Sanki kurtuluşu yalnızca kendisine ait değildi; tüm ülkeyi kurtaracaktı. Ufuklara dikti küçük gözlerini. Daha fazla dayanamadı minik bacakları bu adımlara. Düştü ve sürünmeye başladı varmak için hayata. İlk kez kendini tanımaya çalıştı. Eriyen, acizleşen, büyümeden dağılan çocukluğunu hissetti, incindi; bu kavramların içinde ne kadar bulabildiyse o kadar anladı kendini. Çölde kaybolan bir çocuk gibi gördü tüm insanları. Her bir cisme isimler verdi, yaşayamadığı her günü tamam etti hayalinde. Uçuşan tüm isimler acıydı, yalındı, kırıktı. Hayatta başka neyi tanıdı ki! Etrafındaki her yüz ona sefaleti anlattı, ülkelerine akmayan denizleri, eksilmeyi anlattılar. Ve sonunda ölümü! Ölmeyi tam olarak anlayamamıştı aslında. Ne demek olduğunu açıklayamamışlardı ona. Ölümü bilmiyordu ama acıları, sancıları artan kişilerin sonunda yenilerek, tüm yoksulluklarını sırtlanıp gittiklerini biliyordu. Kalanlar ağladığına göre ve gidenler bir daha gelemeyeceğine göre başka ülkelere gidiyor olmalılar diye geçirdi içinden. Ama sonra neden peki, toprağa gömülüyorlar diye sorguladı. Toprak sefaleti yutuyor sonunda dedi. Sefaleti yutuyor. Öyleyse ölümün yatağı toprak ve ölüm en çok özlemek gibi bir şey dedi. Oysa kulağına ninni yerine masallarda fısıldamışları. Açlığını unutturmak için mi acaba? Bazı ülkeler varmış mesela. Evlerinde çeşmeleri olan, çocukların güle oynaya yıkandıkları, çocukların birbirlerini neşe içinde ıslatabileceği kadar bolca "Su "ya sahip oldukları. Bahçeli, sıcak evleri varmış o ülkelerin. O evlerin mutfağından güzel kokulu, lezzetli yemekler pişermiş. O ülkenin çocukları açlık için değil de, yememek için ağlarlarmış. O çocuklara anneleri yepyeni elbiseler giydiriyorlarmış. Düştükleri zaman saçlarını okşayarak ayağa kaldırıp, hemen sarmalıyorlarmış. O anneler gözlerinde yaşlarla açlıktan söz etmiyorlarmış. Babaları akşamlar iş dönüşünde onlara çikolata getiriyorlarmış, ben hiç tatmadım ama çok lezzetliymiş. Ne güzel annelerin, babaların çocuklarına sürekli sefaleti anlatmak zorunda kalmıyor olmaları. Onlar bizler gibi açlıktan değil, şeker, çikolata, hatta oyuncak için ağlıyorlarmış. Anlayamamıştım duyunca, hiç bunlar için ağlanır mı? Ağlanır mıydı bunlar için? Onlara da bizleri anlatıyorlar mıydı? Peki, onlar bizim sefaletten ağlayan gözlerimizi anlayabiliyorlar mıydı? Bizim burada açlık için ağlanır, susuzluk için! Yokluk ve sefalet için! Bir de ölüm için! Aslında güzel bir ülkemiz var. Hatta madem bakımından oldukça zengin... Topraklarımızda verimli, ama su yok! "Su" olmayınca hayatta yok. Bu yokluğun biteceği günü düşlemiş bizden önceki büyüklerimiz, bizde düşlüyoruz, biliyorum bizden sonrakilerde düşleyecek. Neden olmasın ki belki bir gün düşlerimiz gereceğe dönüşür. Belki bir gün zengin ülkelerden iyi yürekli insanlar koşar susuzluğumuza, su kanalları açarlar ülkemize. Bizler de o su ile yorgun toprağımızı sularız ve acıkmış insanımızı doyurabiliriz. Keşke bir kuş olsam, bir anda kanat açıp o ülkelere gitsem. Bir günde olsa o ülkedeki herhangi çocuktan biri olsam. Onlar gibi yaşasam. Bende giyinsem, doysam ve Su'ya kavuşsam! Bunların hepsinde annemin ellerinden destek alsam ve babam da bizi seyretse tebessüm ederek! Ben çocukluğumu unutmak zorunda kalmadan yaşasam tek bir günde olsa, ah olsa! Bir sürü arkadaşım olsa, onlarla oyunlar oynasak, şarkılar söylesek, masallar anlatsak birbirimize! Yumuşacık bir yatakta uyusam geceleri, annem başucumda ninniler söylese ve saçlarımı okşayarak şarkılar söylese! Babamdan çikolata istesem ve akşam işten dönüşte tasasız getirse bana! Keşke bir günde olsa çocuk olduğumu hatırlasam, çocukça yaşamlar edinsem! Benim annemde o ülkelerdeki anneler gibi yaşasa ve onunda yüzü gülse! Babamın da elinde acizlik değil; ekmek olsa! Böyle geçirdi dileklerini masumca içinden çocuk. Böyle ısmarladı umutlarını ötelere. Yorgundu, bitkindi, açtı. Düş kurdu sadece, yaşamını o düşlerin içine yerleştirdi. Açlığını unutmak için, yardım çadırına ulaşabilmek için düşlerine tutundu. Zavallı çocuk bilmiyordu ki yaşam sümüklüböceğin özleri kadar aldatıcıydı. Yine de yaşamla son savaşını da hakkıyla yapmaya çabaladı. İçine gönlünü boca ettiği kelimeleri savurdu hayatın yüzüne. Ne kadar susadığını anımsadı, ekmek olmasa da Su'ya varmayı diledi. Gözlerinin ulaştığı yerde yardım çadırı! Bağırsa, istese işitirler miydi sesini? Ya da biraz daha gayret etse bir gün daha kalır mıydı hayatta? Çocuk sefilliğini düşündü yeniden. Şefkate susuz, hayata susuz, sevgiye susuz... Rüyası muhteşemdi suyun, peki ya kendisi? Hayali bu kadar güzeldi de peki, ya varlığı? Toprağın üzerinde bir çocuk, ruhunun açlığıyla, teninin yangınıyla, anlaşılamayan bir kalp ve yaşanılamamış çocukluğuyla. Koca bir ülkede; kederiyle, ıstırabıyla yalnız, kültürüyle yalnız! Ve biraz ötede tüm meramına cevap olacak, kurtuluşu olabilecek çadır. Ama kendisi gibi sayısız sefalet mağduru! Anladı çocuk sonunda, ne sesini duyurabilecekti ne de kalan gücü yetecekti onu taşımaya! Başını toprağa gömdü çocuk. Düşlerini yaşayan ve yaşayabilme ihtimali olan diğer Afrikalı çocuklara emanet bıraktı; sefaletini, yoksulluğunu, açlığını Afrika'ya bıraktı. Bekledi tüm çocukluğuyla, ne olduğunu bilmediği ölümün ihtişamını! İçinde son kez hissetti, dile getirmekten korktuğu korkularını. Ve çok değil bundan sadece yıllar önceydi! Belki açlığın belki yaratılışının gereği olarak avını aramaya çıkmış bir Akbabanın yolu bu çocukla kesişti. Çocuğun gözü toprakta, Akbabanın çocukta! Çocuk hayatta kalabilmek için yol arıyor; Akbaba avına varmak için bir yol arıyor. Çılgın ümitler yerini ıstıraba bırakmıştı. Artık çocuğun düşlerinde asası ile Musa(a.s) canlanıyordu. Bir kurtuluş umuyordu. Ya onu geleceğe taşıyacak yahut acıdan alıp tatlı bir uykuya daldıracak bir kurtuluş umuyordu. Yıllar önce yine Afrika'da harika fotoğraflara aç bir fotoğrafçı varmış. "Manzaranın güzelliği hüznünde yatar" demiş yazarın biri kendisine. Bunun gereğince fotoğrafçı acıyı göstermeye merak salmış. Önünde Afrikalı çocuğu görmüş, tüm sefaletiyle. Hemen arkasında avına koşan bir Akbaba! İşte demiş aradığım manzara! Çocuk hüzünle fotoğrafçıya bakmış, sonra toprağa. Fotoğrafçı alkışları düşünmüş, tüm Dünya'nın karşısında alçağı ödülün varlığını hayal etmiş. Hırslanmış, başı dönmüş hayalinden. Bastırmış insani vicdanını. Akbaba çocuğu yakalamış, fotoğraf çekilmiş ve büyük ödül alınmış. Yıllar önce Afrika da bir akbaba, bir çocuk ve bir gazeteci açmış!

    4001 kez okundu.

    1 yorum yapılmış

    • Xxxxxxxxx24/03/2020 10:57

      Çok güzel olmuş çok beğendim bence herkes okumalı biraz uzun ama baya bilgilendirici ve üzücü bence okumalısınız
        (Toplam 3 oy kullanıldı.)
    Yorum yazın
    İsim (Gerekli)
    Yorumunuz (Gerekli)

    Sayfada yer alan yorumlar kişiye ait görüşlerdir. Yapılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu değildir.

     

    Yazarın diğer yazıları